Önemsiz bir anın içinde hissediyor kendini şimdi. O kadar önemsiz ki bu an aşk mı yoksa alışkanlık mı, karar veremiyor. Elleri yan yana iki beden, aralarında görünmez bir çizgi var; korku, şehrin baskıcı havası ve gözlerden uzak kalma çabasının eseri.
Yanındaki adama uzaktan bakıyor, tam tepeden bulutların ve onun ötesinden dünya hemzemin olmuş gibi. Gözleri dolu, kelimeler boğazında. Konuşmaya cesareti yok; bakışlarının soğukluğunda kelimelerin bir mermi gibi fırlamasından korkuyor ağzından. “Yarın?” diye soruyor biri diğerine. Diğeri cevap vermesi gerekirken dudaklarını, düzgün kesilmiş sakallarını, göğsünden kasıklarına doğru inen kıllarını ve ötesini gözleriyle geziyor. Tutkunun ateşinden alev alev olduğunu hissediyor tekrar. “Olmaz.” diyor en sonunda. Suratı düşüyor ötekinin bu cevabı alacağını bildiği halde, sırtını dönüyor diğerine. Bir süre sessiz kaldılar. Soluklar yükselip alçalıyor, oda nefesle doluyor. Korku, hüzün ve istek arasında çalkalanan bir sessizlikti bu. Az önce birbirleriyle paylaştıkları ısı, ıslaklık ve inlemeler kaybolmaya başladı, soğuk bir duvara dönüştü. Diğeri yavaşça sıyrıldı çarşaftan, yatakta doğrulup önce çıplak ayaklarına sonra omzunun üstünde yanında uzanan delice aşkının bedenine baktı. “Biliyorum,” dedi sonunda, sesi boğuk ve kırılgandı. “Biliyorum, zor… Biliyorum, korkuyorsun.”
Ötekiyse hala sırtını dönmüş, ama omzunun arkasından hafifçe başını kaldırdı; gözlerinin kıyısında bir damla yaş süzüldü. Kalktı yataktan pencereye doğru yürüdü. Soğuk camın ardında dışarıda yıldızsız gökyüzü vardı. “Belki de… kaçmak istiyoruz, ama nereye?”

Yatakta kalan, gözlerini kapadı. Oda, sevgi ve kederin ince çizgisinde nefes aldı.
“Yarın…” dedi tekrar, ama bu kez cevap beklemiyordu. Çünkü biliyorlardı; yarın, hiç gelmeyecekti. O gün birbirlerini son görüşleri, son öpüşleri ve son bakışlarıydı. Yataktan birbirlerinin hayatlarından birkaç saatliğine herkes olup hiç kimse olarak ayrıldılar.
H. EGE AKÇAKAYA
